BESMELENİN ETKİSİ

BESMELE’NİN HAYATA ETKİSİ

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam O’nun sevgili Resulüne, Allah’ın rahmeti, Resulünün şefaati de Hazreti Âdem’den günümüze kadar gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar gelecek olan ve şu an yeryüzünde yaşayan tüm mü’minlerin üzerine olsun.    

Her hayırlı işe başlarken yaptığımız gibi Besmeleyi anlatmaya başlarken de Besmele çekerek başlayalım.

“BİSMİ'LLÂHİ'R-RAHMÂNİ'R-RAHÎM”

Besmele; “Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîym” sözünün kısaltılmış şeklidir. Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah Teâlâ'nın adını anmak ve bu adla işe başlamak anlamına gelir.

İslâmiyet'ten önce Araplar, herhangi bir işe başlarken, bağlı bulundukları ilâhlarının adlarını anarak başlarlardı, meselâ, Bismi'l-Lat, (Lat'ın ismiyle) Bismi'l-Uzza (Uzza'nın ismiyle) derlerdi. Her kavimde buna benzer sözlerin kullanıldığı örneğine rastlarız. Meselâ bir hizmetlinin, âmirinin verdiği bir emri yerine getirirken, “Bunu falanın adına yapıyorum.” demesi gibi.

Resûlullah (as) buyuruyor ki: “Besmeleyle başlamayan her iş bereketsizdir, devam etmez ve köksüzdür’’. (Müsned, ll, 259) Bir başka hadis-i şerifinde ise: “Bana öyle bir ayet indirildi ki; Davud oğlu Süleyman ile benden başka kimseye indirilmedi. Bu “Bismillahirrahmanirrahim’dir.Buyurdu. 

Besmele öyle bir anahtardır ki bütün kâinat âdeta onunla ayakta durmaktadır. Zerreden küreye her şey onun adına hareket etmektedir. Dolayısıyla Besmeleyi anlayan bir insanın kâinatın sahibinden müsaade almadan bir şey yapması mümkün değildir.

İşte Besmele O’nun adıdır. Hiçbir hırsız Besmele ile kapıyı açmaz, hiçbir katil Bismillah deyip tetiği çekmez, hiçbir kimse Allah adıyla rüşvet almaz, hiçbir insan Allah adına zina yapıp şarap içmez, hülasa hiçbir insan harama Besmeleyle başlamaz ve hiçbir kimse Besmelenin açmadığı kapıdan içeri giremez. Çünkü neye el atsa âlemlerin Rabbi olan Allah: “Sen benim mülkümde sadece bir misafirsin, ev sahibinin izni olmadan misafirin kendi kafasına göre hareket etmesi asla doğru değildir.” buyuracaktır.

Besmelenin en önemli etkenlerinden biri de, insanı bir kale gibi kuşatıp korumasıdır. Mademki kâinatta her şey onun adıyla işlemektedir, öyleyse her şeyin şerrinden ona sığınmaktan başka çare var mıdır? Çünkü her şeye hükmeden, her şeye boyun eğdiren odur. Onun için peygamber (a.s), Tirmizi'de geçen bir Hadis-i Şerifte: “Soyunma yerlerinde Besmelenin, insanoğluyla cinler arasında bir perde olduğu” buyruluyor. Buharide geçen bir hadiste de peygamber (a.s) şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz eşine yaklaşmak istediğinde “Ey Allah’ım! Bizi şeytandan, şeytanı da bize ihsan ettiğin çocuktan uzak kıl! derse, bu yakınlıktan bir çocuk bahşedilirse, o çocuğa şeytan ebediyen zarar veremez.”

Ne dersiniz? Azgın bir neslin elinde inleyen bu toplum Besmeleyi unuttuğu için bin türlü musibetlerle cezalandırılıyor olmasın?

Allah, (c.c) Kur’an-ı Kerim’de bir sure hariç bütün surelere Besmeleyle başlar. Elbette bunun birçok sırrı vardır. Bunlardan biri de nasıl birinin kitabını okuduğumuzu tefekkür etmemize yöneltmesidir.

Şöyle bir düşünün! Dünyadaki bütün kitapları bir yere toplasalar. Her bir kitabın başına bir eleman koyarak o kitapların yazarını tanıtsalar. Elemanlardan birini de, Kur’an-ı tanıtmakla görevlendirseler. Herkes kitabının yazarını tanıttıktan sonra sıra o elemana gelse, o eleman: “Benim önümdeki kitabın sahibi göklerin, yerin ve bütün kâinatın yaratıcısıdır. Bu yazarları da, bunların akıllarını da, yazdıkları kalemleri ve kalemleri tutan ellerini de yaratan O’dur” derse. Bütün yazarlar kitaplarını bırakıp bu kitabı okumaz mı? Yazarların kitabını tanıtanlar, bütün kitapları kenara koyup, bu kitabın sahibini tanımak için çırpınmaz mı? Hele bir de yaratanın bütün isim ve sıfatları tanıtılırsa, yazarların ve kitapların tümü, bu kitabın ve bu kitabın sahibinin önünde saygıyla boyun eğmez mi? Öyle ya, siz aynı konudan bahseden bir profesörün yazdığı kitapla; sıradan birinin yazdığı kitaba aynı kıymeti verir misiniz? Elbette ki bunun cevabına kocaman bir “HAYIR” dersiniz. Öyle değil mi?

Peki, yaratan ile yaratılan hiç kıyas edilir mi? Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, Yaratan ile yaratılan arasındaki fark ne ise, yaratanın sözü ile kulların sözü arasındaki fark da o kadardır. Öyleyse bu kitabı tanımamak ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir kayıptır.

İşte, surelere Besmeleyle başlamanın bir sırrı da budur. Yani bu kitabı elinize aldığınızda, biraz durun ve düşünün. Nasıl birinin kitabını okuyorsunuz, kitabını okuduğunuz varlık KİM?

Henüz kitabını okutmadan, size iki vasfını tanıtıyor. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. Besmelede geçen Rahman ve Rahim sıfatları ilk çırpıda Allah’ın merhamet yönünü ifade ediyor.

“Rahman” dünyada hiçbir yarattığını yüzüstü bırakmayan; kâfir mü’min ayırt etmeden, her yarattığını yaşatan, büyüten, besleyendir. “Rahim” ise; sadece ahirette mü’minler için kullanacağı sınırsız rahmetini ifade eder. Bunun manası şudur; Bu kitapta sizin için karar veren, size emir ve yasaklar indiren Allah, sadece sizin mutluluğunuzu düşünerek, bütünüyle merhamet ve şefkatiyle emretmiş ya da yasak koymuştur.

Dünyada bazı yasaklar nefsinizin hoşuna gitmese de bu, hastasının sıhhatine kavuşması için doktorun reçeteye yazdığı ilaca benzer. Hem dünyada, hem de ahirette mutlu olmanın bundan başka yolu yoktur. Çünkü kullar tamamen çıkarlarını bir kenara koyarak, insanlar için emirler ya da yasaklar hazırlamaktan acizdirler. Bir tarafı yapalım derken mutlaka bir tarafı yıkarlar. Azınlık bir kesimi mutlu ederken, kalabalıkları görmezlikten gelirler. Allah’ın ise hiçbir şeye muhtaç olmadığından, kullarından bekleyeceği hiçbir menfaati yoktur. İnsanlığın bugünkü hali bunun en çarpıcı örneği değil midir? Dünyada İki Buçuk milyar insana yetecek bir servetin İki Yüz Elli kişide bulunması bunu ifade etmez mi? Ya da Yedi Yüz Milyon insan açlıkla kıvranırken Sekiz Yüz Milyon insanın obazite olması bunu ispat etmez mi?

Allah’ın kullarına olan şefkatini Resûlullah (a.s) şöyle ifade eder: “Allah’ın yüz rahmeti vardır, birini dünyaya indirmiştir ve bütün mahlûkatın arasında taksim etmiştir. Mahlûkat da onunla birbirlerine merhamet ederler. Bir hayvanın yavrusuna basmamak için ayağını kaldırması bu merhamettendir. Geriye kalan doksan dokuz rahmetini ise kendisinde bırakmıştır ve onunla kullarına ahirette merhamet edecektir.” (Buhari ve Müslim)

Bir tek merhametin sayısız mahlûkata bölünmüş halinden nasibini alan Resûlullah (a.s) insanlığa öyle bir rahmetle geliyordu ki; o rahmet O’nun gecesini ve gündüzünü insanlık için feda ettiriyordu. O rahmet, onun uykularını kaçırıyordu, kendisini biraz yastığına baş koyup dinlenmeye davet eden Hatice anamıza “Uyku vakti geçti ey Hatice!” diyordu.

O rahmet, onu sabahlara kadar rükû ve secdelerde ağlatıyordu. O rahmet O’nu, en kızıl düşmanlarına bile tebessüm gösterip affettiriyordu. Hülâsa, o rahmet O’nu âlemlere rahmet kılıyordu.

Allah’ın kullarına olan merhametini anlamak için, güzel bir misal verelim inşallah. Dünya üzerinde sizi en çok seven sizin de kendisini en çok sevdiğiniz kimseyi ele alalım. O kişiye karşı günde beş defa bilerek hata yapın. Onun size sevgisi kaç gün sürebilir? Sizi kaç defa affedebilir? Bir de bunca insanlığın hata ve isyanına, Allah’ın bize olan merhamet ve şefkatine bakın ve bizi Allah’tan daha çok hiç kimsenin sevemeyeceğini anlamaya çalışın.

Peki, bizi bu kadar seven birinin sevgisine karşılık vermemek, ondan başkalarına gönül bağlamak vefasızlık olmaz mı? Daha sayamadığımız nimetleri bize ikram eden, buna karşılık her gün sayısını bilmediğimiz kusurlarımızı bağışlayıp bize mühlet veren Allah’tan başkasına kulluk etmek, O’na en büyük saygısızlık olmaz mı?

İşte bütün surelerin başında bizi durdurup: “Bakın! Şimdi hükümlerini, fermanlarını okuyacağınız Allah, size karşı engin merhamet sahibidir. Sakın unutmayın ki söylediği her şey sadece sizin hem dünyada hem de ahirette mutlu olmanız içindir” demiyor mu?

Eğer böyle olmayıp da, Allah sınırsız kudretiyle yaptığımız her hatanın cezasını hemen verseydi, akıbetimiz ne olurdu diye düşünmez misiniz? Bunun cevabını yine rahmet kitabımızdan öğrenelim. Cenab-ı Hak bir ayetinde buyuruyor ki: “Eğer Allah, insanları yaptıkları yüzünden (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde deprenen hiçbir canlı kalmazdı…” (Fatır Suresi 45. Ayet)

Besmele, bir hayattır. İnsan hayatının tamamının kime ait olduğunu Besmele ilan eder. Buna Kur’ani bir örnek verecek olursak; Cenab’ı Hak (c.c)  Firavun ve sihirbazlarını anlatırken, şöyle buyurur: “İplerini ve değneklerini attılar ve: “Firavun’un izzeti adına biz elbette galip geleceğiz.” dediler.” (Şuara Suresi 44. Ayet)

Hayatlarını Firavun’a borçlu olduğunu zanneden bu zavallı insanlar, Firavun’un adını anmadan hiçbir işe başlamıyorlardı. İşte bütün yaşantısını Allah’a adayan mü’minler Allah’ın adını bir işin başında anamıyorlarsa, Allah o işe razı değilse, o zamanda o işi yapmamaları gerektiğini bilmeleri için Besmele hayattır. Rabbimiz hayatın hepsinin kendisine ait olduğunu bildiren Kur’an-ın bir ayetinde şöyle buyurur: “De ki, Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam Suresi 162)

Hayatımızın ve ölümümüzün kim için olduğunu tespit etmek istiyorsak şunları düşünmemiz yeterli olacaktır. Şurası muhakkak ki insan kimi ve neyi çok seviyorsa her yerde onun adını anar. Ondan bahsetmeyi, ondan bahsedilmesini de çok sever. Kişi sevdiği şey uğrunda da fedakârlık yapar. Biz, hayatımızda en çok kimi anıyor ve kimin adına fedakârlık yapıyoruz?

Eğer bu iki suale cevabımız Allah’tan ve O’nun razı olduğu şeylerin dışındaysa, hayatımız başka şeylere teslim olmuş demektir. Bu bahsedilenler makam, para, kadın, şöhret, bazı tv programları ya da bir başka şey olabilir…

İnsan, bir şey için çaba göstermeden önce kendine bir hedef seçmek zorundadır. Hedefi belirledikten sonra, o hedef için iki ölçü vardır. Bunlardan birisi; seçilen hedefin doğru olması, ikincisi de hedefe giden yolun doğru olmasıdır. İnsan hedefine neyi koyarsa bütün gayreti de onun adına olacaktır. Kişi hedefine zengin olmayı koyduysa, onun yürüdüğü yolun tamamı para adına olduğu gibi, fedakârlığı da onun için olacaktır. Bu şahıs, bazı işlerine Besmele çekerek başlasa da, kafası ve kalbindeki niyeti para olduğu için, “bi-ismi para” (paranın adıyla) diyerek başlamış olacaktır. Böylelikle insan kalbinde taşıdığı ve belirlediği hedef için yaşayacaktır. Eğer maksadı kadınsa, kadın adına; çevreyse, çevre adına; şöhretse, şöhret adına; makamsa, makam adına diyerek yaşamış olacaktır. İnsanın yaptığı her iş böyledir. Meselâ, bir kişi Kur’an okur Allah adına olmaz da, bir başkası biyoloji okur Allah adına olur. Bunun sebebi şudur: Kur’an okuyanın maksadı Allah’ın rızasından başka ise, her sureye Besmeleyle başlasa da, bu Allah adına bir okuma olmayacaktır. Ama biyoloji okuyanın niyeti, Allah’ın kudretini, onun yaratıklarında müşahede etmekse, o, biyoloji kitabını Allah’ın adıyla okumuş olacaktır. Bunun için Cenab-ı Hak, ilk indirdiği ayet-i celilede: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyuruyor. (Alâk Suresi 1. Ayet) Eğer yaptığımız her şey bizi yaratana götürüyorsa, hayatın tamamı Allah adına, yani Besmeleyle yaşanıyor demektir.

Besmelenin bir sırrı da, insana kazandırdığı değerdir. Bir eşya bile onu kullanan isme göre değer taşır. Bir sanat eseri de sanatkârının adına nispet edilerek değer kazanır. Mesela; evinizde kullandığınız bir keseri satışa çıkarsanız beş para etmez. Ama bu keserin Mimar Sinan’a ait olduğunu söyleseniz milyarlara alıcı bulursunuz. Bu şunu ispat ediyor ki, her varlık ilişkili olduğu isme göre değer kazanıyor.

     Aynen bunun gibi, nasıl ki görmeyen, duymayan, akılsız varlıklar ait olduğu isme göre değer alırsa, Allah’ın bir sanat eseri olan insan da Besmele ile yani Allah’ın bir eseri olarak bakıldığında bir değer kazanır.

İnsan, yaratanından başka neye nispet edilirse edilsin, mutlaka değerini kaybeder. Çünkü yaratıcının yaratmadaki maksadını aşan hiçbir şey insana şu andaki makamını veremez. İnsanı, şehvetle tarif eden, makineyle tarif eden, hayvanlarla tarif eden, parayla ya da tabiatla tarifeden herkes, insana hakaret etmiş ve insanı bulunduğu makamdan kendisine hizmet eden bütün varlıklardan daha aşağı seviyeye indirmiştir.

Bunu şöyle bir misalle akıl süzgecimize indirmeye çalışalım. Eğer insanı insan eden değer, şehvet olsaydı, o zaman horozun insandan daha üstün olması gerekirdi. Kuvvet olsaydı, filin insandan daha üstün olması gerekirdi. Kendilerinden güçsüzleri parçalayıp yok etmek olsaydı, aslanlar, timsahlar insandan daha üstün olurdu. Eğer yemek içmek olsaydı, o zaman da develer, öküzler insandan daha üstün olurdu. Bedeni özellikler açısından görme, işitme, koku alma, koşma gibi şeyler olsaydı eğer, daha sayamayacağımız birçok hayvanatın bizim bu özelliklerimizin birkaç kat fazlasına sahip olduğunu görürdük. Üretim noktasında bile bazı hayvanlar insanı çok gerilerde bırakmıştır. Bal yapmada arı, süt yapmada inek, ipek yapmada, ipek böceği gibi… Hatta insan, uzuvlarının işe yarama noktasında bile, bir koyunun çok gerilerindedir. Çünkü koyunun işe yaramayan hiçbir şeyi yoktur. Sütü, yünü, eti, derisi, gübresi ve yavrusu… Ya İnsan!

Peki, insanı insan eden değer nedir? İnsanın yaratıcısı olan Allah (c.c) onu nasıl ve niçin yarattığını kitabında teferruatıyla izah etmiştir. İnsan diğer varlıklardan şu üç özelliğiyle ayrılır. Ruh, akıl ve irade. Arıyı bal yapacak kabiliyette yaratan Allah, yılanı da zehir yapacak özellikte yaratmıştır. Her ikisi de asla görevlerini değiştirme salâhiyetine sahip değildir. Bütün yaratıkların da bunlardan farkı yoktur. Ama insan sahip olduğu donanımla bütün varlıklardan ayrılmaktadır. İşte bu noktada Besmelenin yaratılış gayemizle olan irtibatını anlatmaya çalışacağız.

Dikkat ederseniz, Besmelenin hayıtımızın tamamını kuşattığını görürsünüz. Yatarken, kalkarken, yerken, içerken, elbise giyip çıkarırken, eve girip çıkarken, alırken, verirken… daha nice sayamayacağımız işlerin başında hep Besmele var. Bu şunu ispat eder ki; biz her şeyi Allah (c.c)  adına yapıyoruz, kendi adımıza değil.

Gerek kâinat, gerekse biz kendi adımıza hareket etmiş olsaydık, o zaman, kâinatta hiçbir şey bize boyun eğmeyecek, bizim de hiçbir zerreyi emrimiz altına almaya gücümüz yetmeyecekti. O zaman anlıyoruz ki, diğer varlıklardan, verdiği özellik kadarıyla iş yapmalarını isteyen Allah, bizi akıl, ruh ve irade sahibi kıldıktan sonra, bize öyle bir yük yüklemiş ki, bu yükü kaldırabilmemiz için koca bir kâinatı bizim hizmetimize sunmuştur.

Rabbimiz bu olayı Kur’an-ı Kerim’inde şöyle anlatır: “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O’nun emriyle (size) boyun eğmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır.” (Nahl Suresi 12. Ayet.)

Peki, nasıl olur da şu küçücük zerre, uçsuz bucaksız kâinatın kendisine niçin hizmet ettiğini düşünmez ve dahası nasıl olur da kendisine koca bir kâinat teslim edilmişken başıboş bırakılacağını zanneder?…

Şurası muhakkak ki kâinatta her şey kendi lisanıyla “Bismillah” diyerek bütün gelişimini ve dolaşımını O’nun adına yapmaktadır. Böyle olmasaydı, bir küçücük çiçek; güneşi, havayı, toprağı ve suyu nasıl kendisine hizmet ettirip yetişecekti?

Her şeyin Besmeleyle hareket ettiğini anlatan Said Nursi Hazretleri bu gerçeği Sözler adlı eserinin birinci sözünde şöyle dile getirir: “Nasıl ki görsen tek bir adam geldi. Bütün bir şehir halkını zorla toplayıp götürdü ve zorla bir takım işlerde çalıştırdı. Kesin bilirsin ki; O adam kendi adıyla, kendi gücüyle hareket etmiyor. Belki bir padişah yahut komutanın gücüne dayanarak hareket ediyor. Öyle de her şey Cenab-ı Hakkın adına hareket ediyor. Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları BİSMİLLAH diyerek taşıyor. Yine her ağaç Bismillah diyerek, rahmet hazinelerinin meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere ikram ediyor. Her bir bostan “BİSMİLLAH” der, kudret mutfağından bir kazan olur da, çeşit çeşit pek çok muhtelif ve leziz yemekleri bir arada pişirir. Her bir inek, deve, koyun ve keçi gibi mübarek hayvanlar “BİSMİLLAH” der, rahmet musluğundan bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak adına, en latif, en temiz gıdayı takdim ederler. Her bir bitki ve ağaç, otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “BİSMİLLAH” der de çok sert olan taşları toprakları bile yarar çıkarlar. Allah adına, Rahman adına der ve her şey ona boyun eğerek “BİSMİLLAH” der. İşte her şeyin Bismillah diyerek, hizmet ettiği insanoğlu, kendisine hizmet eden her varlıkta Allah’ın adını görmeli, O varlıklara bakarken, tutarken, alırken, verirken… ve dahası her adım attığında BİSMİLLAH demelidir.”

Her sözünde büyük hikmetler olan Hz. Ali (r.a) şöyle buyurur: “Ey insan! Kendini küçük bir varlık zannedersin, oysaki koca bir kâinat sende dürülmüştür.”

İnsanı büyütün kâinat olur. Kâinatı küçültün insan olur. İnsanın kâinatla bu kadar ciddi bir bağlantısı vardır. Bu bağlantıyı sağlayan, hem kâinatı hem de insanı yaratan Allah’tır. Kâinatta Allah’ın adını anmayan hiçbir varlık yoktur. Bu hakikati Kur’an-ı Kerim şöyle dile getirir: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tespih ederler. O'nu hamd ile tespih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tespihlerini (iyi) anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.” (İsra Suresi 44. Ayet)

Eğer dikkat edersek, insan vücudundaki her zerre Allah’ı tespih eder. Bütün vücut azalarımız Allah’ın adıyla hareket eder. O’nun emriyle büyür. O’nun emriyle yaşlanır. O’nun emriyle de ölür. Bu şunu gösteriyor ki insanın iradesiyle reddetmesi hariç, bütün varlıklar gönül rızasıyla BİSMİLLAH der.

Bismillah ile günlük hayatta yapılan bütün işler ibadete dönüşür. Bütün insanlar yer-içer, yatar-kalkar. Bütün bunlar herkes için günahı ve sevabı olmayan şeylerdir. Fakat Mü'minler bunları Besmele ile yaptığında ibadete dönüşür ve sevap kazanırlar. Bir göreve gönderilen askerin yaptığı her şey askerlikten sayıldığı gibi, Besmeleyle yapılan her iş de kulluktan sayılır. Şüphesiz ki Allah’a kulluk, ibadetin ta kendisidir.

Bismillah, şeytan ve dostlarına karşı tek başına bir ordudur. Çünkü Besmeleyle başlayan hiçbir işe şeytan ve taraftarları müdahale edemez. Bunun hadislerde onlarca örneği vardır. Peygamber (a.s): “Yemeğe başlamadan evvel Besmele çekiniz. Eğer unutursanız, hatırladığınız zaman, başında da sonunda da Bismillah deyiniz. Çünkü şeytan Besmele çekilmeden başlanan yemeğe ortak olur. Yarısında Besmeleyi söylerseniz şeytan o sofrayı terk eder ve yediklerini çıkarır.” Buyuruyor. (Riyaz'us-Salihin)

Anlaşılan o ki; Besmele şeytanın açacağı bütün kapıların kilididir. Şeytanın giriş kapılarını Besmeleyle kilitleyiniz. Şeytan her hayırlı işin önünde engeldir. Bu engeli ancak Besmeleyle kaldırabilirsiniz. Bunun için Cenab-ı Hak: “Kur’an okuyacağınız zaman kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığının.” buyuruyor. (Nahl Suresi 98. Ayet)

Kur’an okuyacak olan Mü’minin yanına şeytan sokularak, O’na Allah’ın adının dışında başka maksatlarla okuması için telkinde bulunur. Onun için önce şeytandan Allah’a sığınıp sonra Besmeleyle başlamak icap eder. Eûzu-Besmele bu yönüyle aynen Kelime-i Tevhide benzer. Lâilaheillahda da önce Allah’tan başka ilahlar reddedilir, sonra tek ilah olarak Allah kabul edilir. Eûzu-Besmelede de böyle bir mana vardır. Önce şeytan ve onun razı olduklarını ret; sonra Allah’ın razı olduklarını kabul ve uygulama vardır. Onun içindir ki; İslamda hem Allah’ın, hem de şeytanın razı olacağı bir iş yoktur.

Besmelenin en önemli sırlarından biri de, her şeyi ait olduğu makama götürmesidir. Dünyada hiçbir rızık, kendi başına bize ikram edilmez. Bir karpuzu düşünün, onu bize ikram edene ne kadar teşekkür ederiz değil mi? Ya karpuzu kara topraktan çıkaran, ona kabuğunu, rengini, suyunu ve tadını verene ne kadar teşekkür etmeliyiz ki karşılığını ödemiş olalım.

İşte Besmele bizi varlığın asıl sahibine götürüyor. Biz her şeyin karşısında durup: “bunu Rabbim göndermiş” diyoruz. Hem gönderenin, hem de gönderilenin değeri bizim gözümüzde farklı oluyor. Öyle ya gelen hediyenin kıymeti, gönderenin makamına bağlıdır. Hediyenin küçüklüğü büyüklüğü değil kimden geldiği önemlidir. İşte Besmele, bize gelen binlerce güzel hediyenin bir teşekkürü ve hediyelere bakıp sahibini hatırlatan her zerrede muhteşem bir mühürdür.

Besmeleyle insan öyle bir güce kavuşur ki, o insanın önünde ordular azalır, büyükler küçülür, zorluklar kolaylaşır. Çünkü o artık en güçlünün adına hareket etmektedir.

Bunun Kur’an’da onlarca örneği vardır. Her bir peygamberin hayatı, bu mevzuda misallerle doludur. Bunların içinde en çarpıcı olanı, Hz. Musa (a.s) ile Firavun’un kıssasıdır.

Hz. Musa Firavun’un zulmünden dolayı, Allah’ın kaderiyle Firavun’un eliyle hem de Firavun’un sarayında büyütülüyordu. Sonra, Firavun hanedanından bir adamı öldürme suçundan arandığı için, Mısır’ı terk edip Medyen’e gidiyordu. Bir müddet sonra Medyen’den Mısır’a dönerken Tur dağında Cenab-ı Hakkın: “Firavun’a git!” emrine muhatap oluyordu. “Firavun’a git çünkü o azdı. (Ona) De ki: Temizlenmeye gönlün var mı? Seni Rabbine ileteyim de Ondan korkasın.” (Naziat Suresi 17–19. Ayetler)

Firavun azgındı, Firavun zalimdi, Firavun katildi, Firavun kazıklar sahibiydi. Bunların hepsini Allah söylüyordu. Bütün bunlara rağmen, güçsüz, kuvvetsiz, hiçbir ordu ve donanımı olmayan Musa’ya: “tek başına Firavun’un karşısına çık!” diye emir veriyordu. Hz. Musa insan olduğu ve bir insan gücü kadar düşündüğü için, bu emre karşı yüreğindeki bütün sıkıntıları Rabbine sayıp döküyor. Diyor ki: “Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum.” (Kasas Suresi 33. Ayet) Allah (c.c)  Musa ve Harun (a.s)’a: “Korkmayın, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” Buyuruyor. (Taha Suresi 46. Ayet) Bu cevabı Rabbinden alan Hz. Musa sanki kocaman ordulara kavuşmuştu. Öyle ya, artık o bir tek Musa değildi, bütün kâinatın Rabbi onunla beraberdi. Bundan böyle, atacağı her adım Onun adıyla, yani BİSMİLLAH ile olacaktı. Zaten Firavun’un karşısına çıkınca da Firavun’dan kaçan bir Musa olarak değil âlemlerin Rabbinden bir elçi olarak geldiğini söyleyecekti.

Yine Kur’an-ın dilinden dinleyelim: Musa (a.s) dedi ki: “Ey Firavun, ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” (Araf Suresi 104. Ayet)

Zaten Firavun da “Âlemlerin Rabbi” sözünü duyunca, bu yalnız adamın karşısında bocalıyor; onca gücüne ve kuvvetine karşı Musa (a.s)’ı kaâle almak zorunda kalıyordu. Yoksa cellâtlarıyla binlerce katliam yapan Firavun, bir sözüyle: “Vurun şu kaçağın kellesini!” diyebilirdi. Ama Firavun da olsa o kadar basite alamıyordu bu konuyu. Çünkü Musa (a.s) BİSMİLLAH diyordu. Yani ben Allah’ın adıyla, Allah’ın emriyle buradayım diyordu. Çünkü o, gücünü ve kuvvetini Bismillah’ tan alıyordu.

Hani bir Âbid misali vardır. Duymuş ki bir yerde insanlar bir ağaca tapıyorlar. Alır baltasını doğru ağacı kesmeye. Biraz ilerlemişti ki yoluna bir adam dikilir. Bu dikilen şahıs şeytandır. Nereye gidiyorsun? diye sorar. Adam filan ağacı kesmeye diye cevap verir. Şeytan: onu kesmene asla izin vermeyeceğim der. Ve adamla mücadeleye tutuşur. Adam şeytanı yere vurur ve yoluna devam eder. Şeytan bu kez sinsice bir plan düşünerek adama der ki: “Sen o ağacı kesme, ben sana her gün bir altın getireyim. Adam, nasıl getireceksin diyince; şeytan, her sabah kalktığında yastığının altında bir altını hazır bulacaksın der. Adam bu cilveli teklife aldanır ve geri döner. İki üç gün yastığın altında altını bulan adam çok sevinir. Ama diğer günler altınlar gelmeyince, tekrar ağacı kesmeye karar verir. Bu kez şeytan yine karşısına çıkar ve yine mücadele başlar. Fakat bu kez şeytan adamı yere vurur. Adam şaşırır ve sebebini sorar. Şeytan: Sen birinci sefer Allah adına yola çıkmıştın. Ben Allah adıyla iş yapanlarla baş edemem. Ama ikinci kez altınların gelmemesi adına yola çıktın. Dünya menfaati adına Allah’ın rızasını unutanlar ve maddi çıkarlarını inançlarının önüne geçirenler de asla benimle baş edemezler. Gerek bu kıssadan, gerekse Peygamberimizin onlarca hadisinden anlıyoruz ki Besmele bütün şeytan taifesine karşı bir ordudur.

Allah isminin Resûlullah (a.s) üzerindeki tecellileri sayılamayacak kadar çoktur. İşte bunlardan biri;

Bir gün Peygamber (a.s) kılıcını bir ağaca asarak, ağacın gölgesinde uzanmış ve uykuya geçmişti. Bir bedevi bunu fırsat bilerek, kılıcı ağaçtan alıp Peygamberimizin başına dikiliverdi. Rasulullah (a.s) uyanınca, kılıç elinde bekleyen bedevi: Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? dedi. Allah Resulü (a.s): “ALLAH” deyince bedevi titremeye başladı ve kılıç elinden düştü. Bu sefer Peygamber (a.s) kılıcı alarak: Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? dediği zaman, bedevi korku içinde yalvarmaya başladı. Peygamber (a.s) onu affetti. Çünkü kendi nefsi için asla intikam almazdı. Burada Besmele, Rasulullah için muhteşem bir güç kaynağıdır.

Besmelenin her geçen gün, bir sırrı daha ortaya çıkıyor. Gelişen teknoloji bir defa daha gösterdi ki, İslam’ın emrettiği veya yasakladığı hiçbir şey boş ve manasız değildir. İnternet sayfalarına yansıyan bir haberde, hayvan kesiminde, Besmele çekilmesinin sırrı araştırılırken, ulaşılan bilimsel sonuçlar, haberi duyan herkesi âdeta şok etti. 30 profesörden oluşan bir heyet, Besmeleyle kesilen hayvanlar ile Besmele çekilmeden kesilen hayvanlar üzerindeki araştırma sonuçlarını şöyle açıkladılar.

1-     Besmele ile kesilen hayvanların etleri daha geç bozuluyor.

2-     Besmeleli etlerde herhangi bir mikroba rastlanmıyor, besmelesiz etlerde ise sürekli çoğalan, zararlı mikrop ve bakteriler tespit ediliyor.

3-     Besmelesiz kesilen etlerin dokularındaki kanlarda iltihaplı akyuvarlar ve alyuvarlar tespit edilirken, Besmeleyle kesilen etlerin dokularında buna benzer herhangi bir şeye rastlanmıyor.

4-     Besmeleyle kesilen hayvanın daha az eziyet çektiği ve “BİSMİLLAH-İ ALLAH-U EKBER” sözüyle hayvanın heyecanlanarak, kanı daha rahat boşalttığı tespit ediliyor. Görülüyor ki Cenab-ı Hak (C:C)’un Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvan etlerini yemeyin…” (Enam Suresi 121. Ayet) fermanı tek kelimeyle bize bir mucizeyi daha ispat ediyor. Bu mucize besmelenin mucizesidir.

Besmele kullanıldığı yere göre kişiyi yüceltir ya da alçaltır. Bunun için bizim Besmeleyi kullanma biçimimiz de çok önemlidir. Biz Besmeleyi nerede ve nasıl kullanıyoruz? Eğer sadece kapıyı kilitlerken hırsız girmesin, arabaya binerken kaza yapmayalım, dükkânı açarken bol bol para kazanalım diye, bağa bahçeye girerken afetlerden ve nazardan korunsun diye, ilacı içerken şifa bulalım, yatağa girerken cinler periler gelmesin ve kötü rüyalar görmeyelim diye Besmele çekiyorsak, ama hiçbir tehlikenin ve zararın bulunmadığı yerde Besmeleyi unutuyorsak bu, Besmelenin amacına göre kullanılmadığını gösterir. Besmelenin doğru kullanılmasının alameti, darlıkta da, bollukta da, sevinçte de, üzüntüde de, nimet geldiğinde de musibet geldiğinde de, Allah’ı hiç hatırdan çıkarmamak ve her şeyin O’na ait olduğunu unutmamaktır. Mesela, dükkânı kapatırken Besmelenin doğru çekilişinin manası şudur. Allah’ım! Bu mal sana aittir. Versen de alsan da, sabaha sağlam bulsam da bulmasam da, senin malım hakkında vereceğin bütün hükme ben razıyım. İşte bütün işleri buna kıyas edelim ki Besmeleyi doğru kullanmış olalım.

Son olarak Besmelenin hükmüyle alakalı birkaç cümle söyleyip bu bahsi kapatalım. Mekruh işlerde Besmele çekmek mekruhtur. Haramda Besmele çekmek haramdır. Mesela, uygunsuz bir elbiseyle sokağa çıkan bir kadın, eğer yüzlerce insanı zinaya teşvik edecekse, bu bayanın, o elbiseyi giyerken çekeceği Besmele, BESMELEYİ katletmektir ve haramdır. Haram bir işte, kişi Besmeleyi alaya alarak, küçümseyerek çekerse kâfir olur.

Haram bir şeye el uzatırken: Zar atarken, kumar kâğıdı açarken, şans biletleri alırken, hırsızlık yapmaya, zina etmeye… hâsılı her ne tür Allah'ın razı olmayacağı bir işe başlarken Besmele çeken kimse şunu söylemektedir: Allah'ım her ne kadar sen yasak koysan da ben yine de senin adını anarak bu harama başlıyorum. Yine de bana bu günahımda yardım et! İşte bu düşünceyle Allah’ın yasaklarını ve çizgisini yok saydığı, hafife aldığı için kâfir olur.

Bilin ki Besmele sığınaktır, Besmele berekettir, Besmele kaledir, Besmele tek başına bir ordudur, her şeyden öteye BESMELE, bütün mevcudatın Allah’a ait olduğunun ilânıdır.

Doğrular Allah ve Resulüne hatalar bize aittir.


Yorumlar - Yorum Yaz


Saat
Hava Durumu
Anlık
Yarın
23° 28° 15°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar2.17642.1803
Euro2.88712.8923
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret32278
BİZİMLESİNİZ

 

 

İLK GÜNAH VE İLK TÖVBE

NAMAZ VAKİTLERİ

DİL SEÇENEKLERİ