NİÇİN BELA VE İMTİHAN

                                                                             NİÇİN BELA VE İMTİHAN

İnsan hayatının tamamı imtihan saatlerinden ibarettir. Bu saatler sürekli değişkendir. Bu saatler bazen nimetle gelir. Bazen de musibetle. Nimet sınavını, anlamakta zorlanmıyoruz ama niçin bela ve musibetle sınanırız ki? Allah sevdiği kullarına niçin acı çektirir ki? İşte bunun sebebi hikmetini anlamak için ‘NİÇİN BELA VE İMTİHAN’ dedik.

Musibetler üç türlüdür.1-Allahtan gelenler2-kuldan gelenler 3-iblisten gelenler. Kuldan gelenlerle iblisten gelenlerde Allah’ın iznine bağlıdır. Çünkü “Allah istemedikçe hiçbir musibet isabet etmez”. (64/11).

Allah’tan gelenlerde kulun hiçbir payı olmayabilir. Doğrudan Allah diler ve yaratır. Bazen de sebep kullar olur. Allah’ın helak ettiği kavimler gibi. Kullardan gelen musibetleri bilmeyen yoktur. İblisten gelen ise, daha çok içseldir ve vesvese ile gelir. Konuyu daha fazla uzatmadan bela insana niçin gelir? Sorumuza cevap arayalım.

           Bela, deneme ve imtihan etme anlamındadır müspet ve menfi anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim bunu dil bilginleri de belirtmişlerdir. Özetle Hak Teâlâ’nın kullarını kendisiyle imtihan ettiği her şey bela ve imtihandır. Bu hem dünyevi hastalık, rahatsızlık, yoksulluk, zillet ve dünyanın yüz çevirişi, hem de tam karşıt anlamları olabilir. Bazen insan; makam, mevki, iktidar, servet, riyaset, izzet ve azamet çokluğu ile de imtihan edilebilir.                                         

              Kimlerin daha çok musibete uğradığını Rasulullah tan öğreniyoruz.

           Sahabelerden Sa’d rivayet ediyor: Dedim ki: ‘Ya Rasulullah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece müminlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.”“İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya müptela olanları peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer müminlerdir.”(Darimi)

            “Ali’nin (r.a.) Muhakkak ki müminler sahip oldukları iyilik oranında belalara duçar olurlar. O halde kimin dini doğru ve ameli sahih ise belası şiddetli olur. Bu Allah-u Teâlâ’nın dünyayı mümin için bir mükâfat diyarı ve kâfire bir ceza diyarı haline getirmemiş olmasından ileri gelmektedir. Kimin dini gevşek ve aklı zayıf ise, belası da az olur. Bela, Muttaki müminin üstüne yağmurun yeryüzüne yağışından daha hızlı yağar.”

            Yeryüzü yağmurun karar kıldığı yer olduğu ve yağmur yeryüzüne yağarak dindiği gibi, mümin de belaların dindiği yerdir, belalar mümine saldırır, onda diner ve ondan ayrılmaz.     

      Âlimlerimizden biri şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah-u Teâlâ kişinin seferden dönünce hediye getirerek ailesinin gönlünü aldığı gibi bela ile kulunun gönlünü alır ve onu tıpkı hekimin hastayı perhiz ettirmesi gibi dünyadan perhiz ettirir” insan bela ve musibet esnasında Rabbiyle olan perdeleri kaldırır.  Bunun için Rabbimiz belalarla gönlümüzü kendisine bağlar.

Düşünün ki bir kişi herhangi bir şehirden geçerken bir hastalığa yakalansa, iç ve dış sıkıntılarla yüz yüze gelse, derhal oradan nefret duyar ve ayrılmak ister. Hastalık ve sıkıntı ne oranda fazla olursa, kaçma arzusu ve nefret de o oranda fazla olur. Daha iyi bir şehir biliyorsa hemen oraya göç eder. Yok, eğer oraya gidemiyorsa hasretini çeker ve gönlünü oraya hicret ettirir.

            O halde eğer insanın bu dünyadan elde ettiği şey sadece bela, sıkıntı ve rahatsızlıklar olursa ve dünya, üstüne fitne ve sıkıntı dalgalarını salıp durursa, hemen dünyadan nefret duymaya başlar, ona olan ilgisi azalır ve dünyaya güvenmeme durumu ortaya çıkar. Eğer başka bir âleme itikadı varsa ve elem ve sıkıntıdan arınmış bir diyarın varlığından haberdarsa, derhal o diyara sefer eder. Eğer cismani sefere gücü yetmiyorsa, ruhani yönden sefer eder ve gönlünü oraya gönderir. Hadis-i şeriflerde de bu manaya işaret edilmektedir:

Nitekim eğer iki çocuğunuz varsa ve daha bebekliklerinden itibaren bunlardan birinin sizi razı ve memnun etmek için elinden geleni yapacağını, öbürünün ise sizi daima üzeceğini biliyorsanız, şüphesiz ilkini daha bebekliğinden itibaren daha çok sevecek ve ona daha çok ilgi göstereceksiniz. Bilin ki dünya sizi üzecek çocuğunuz gibi; ahrette size hizmet edecek çocuğunuz gibidir. Hangisini daha çok sevmeniz gerekir?

Bir hadis-i şerifte Cebrail’in yeryüzünün bütün hazinelerinin anahtarlarını Hz. Peygamber’e sunup bunları kabul etmesi halinde uhrevi makamından hiç bir şey de kaybetmeyeceğini belirttiği, ama Hz. Peygamber’in (s.a.a) Hak Teâlâ karşısında tevazu göstererek bunları kabul etmediği ve yoksulluğu tercih ettiği de ifade edilmektedir.

 

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:“Muhakkak ki her kulun Allah’ın katında bir derece ve makamı vardır ki o makama şu iki haslet dışında bir yolla erişemez: Ya malını, mülkünü yitirmesi veya cismani bir bela ve rahatsızlığın erişmesi.

Hz. Resulullah’ın (a.s.) “Hiç bir peygamber benim çektiğim kadar eziyet çekmemiştir” buyruğu da bu anlama delalet ediyor olabilir. Çünkü rububiyetin azamet ve celaletini kim daha çok idrak eder ve Hakk’ın (c. c) mukaddes makamını kim daha iyi tanırsa, kulların isyanından ve haram işlemelerinden daha çok etkilenir ve acı çeker” yoksa zahirde 950 yıl yaşayan Nuh (a.s)ın daha çok çile çektiği görülmektedir.

         “Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rıza gösterirse, Allah’ın rızası (ve sevabı) o kimseyedir Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (ilâhî hükme rıza göstermez) ise, Allah’ın gazabı (ve azabı) o kimseyedir ” ( İbni mace)
          “Mümin kişinin benzeri, bir sap üzerinde biten taze ekin gibidir Rüzgâr, ona hangi taraftan gelirse, onu eğer de yaprağı diğer tarafa döner, meyleder (fakat o, yıkılmaz) Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur İşte mümin kişi de böyledir
O da, belâ sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz) Haktan yüz çeviren kâfir kişinin benzeri ise, sert ve dimdik duran çam ve dağ selvisi gibidir Nihayet Allah onu, dilediği zaman (bir seferde) kırar, devirir ”( Buhari)

Rabbimizin insanlar için uygun görüp uyguladığı bu sistem, bir buğday tohumunun “nimet” hâline gelme süreci ile büyük benzerlik göstermektedir. Ekim ile toprağın içine hapsedilen buğday tohumu, toprağın içinde çatlar ve toprağı delerek dışarıya doğru hareket eder. Toprağın üzerine çıktığı zaman ise yağmurla, soğukla karşılaşır, kızgın güneşin altında sararıp olgunlaşır. Fakat bu olgunluk yeterli değildir; orakla beli kesilir, harmanda dövülür, değirmende ezilip öğütülür, bu da yetmez, fırında ateşe atılır. İşte bir buğday tohumu bile, bunca aşamalardan sonra sofralarda “nimet” olarak yerini alır.

Yüce Allah buyuruyor ki: 'Mümin bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temiz olarak yatağından kalkar Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ben kulumu bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim sağlam iken ona yazdığınız sevaplar gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın "(Ahmet bin Hanbel)
         Sahabelerden Abdullah (r.a) çok ateşin var ya Rasulallah
“Evet dedi, “Ben sizden iki kişinin hastalığı kadar hastalanırım ” Ben: ‘Şu halde, senin için iki ecir vardır’ deyince buyurdu ki: “Evet, aynen öyle Hiçbir Müslüman yoktur ki, ona bir diken ve daha küçük bir şey de olsa eziyet veren bir şey isabet etsin de, Allah o şeyi, ağacın yapraklarını dökmesi gibi, o Müslümancın günahlarına keffâret kılarak günahları ondan dökmesin ”(Buhari)

Müminlerin başına gelen musibetler onların günahlarına keffaret  olsa da. Hepsine olmamaktadır. Çünkü Cenab-ı Hak "Başınıza gelen bir musibet kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzündendir. O, işlenenlerin birçoğunu da affeder" (eş-Şûra, 42/30).buyurmaktadır. yoksa Rabbimiz affetmeyip, işlediğimiz günahların bedeli olarak bir musibet verseydi, Fatır suresinde buyurduğu gibi hiçbir canlı kalmazdı  “Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç bir canlıyı bırakmazdı”(Fatır/45)

"Yeryüzüne ve kendinize inen hiç bir musibet yoktur ki biz onu yapmadan önce Levh-i mahfuz'da yazılmış olmasın. Şüphesiz ki bu, Allah için çok kolaydır" Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız (el-Hadîd, 57/22-23);mademki yazılan gelecek o halde hazırlanmaktan başka ne çare var?

         Biz Allah’ın bize sorduğu imtihan sorularının birçoğunu musibet zannederiz. Oysaki mesele hiçte öyle değildir. Biz sınırlı ilmimizle neyin hayırlı neyin de şerli olduğunu bilmiyoruz. Rabbimiz merhamet ederek bu gerçeği de bize bildirmiş ki sızlanmayalım. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı) . Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır,  ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz”.(2/216)

Bir diğer önemli husus ta, Allah’ın peygamber gönderdiği kavimlere rahmet etmek istediği için bela ve musibet göndermesidir. Rahmet etmek için azap olur mu demeyin. Bakın Rabbimizin ayetlerine:Andolsun, senden önceki ümmetlere (peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye.  Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.  Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle 'sevince kapılıp şımarınca', onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. ( 6/42-44).dikkat ederseniz Allah musibet gönderince rahmetindendi. Ama nimetlerin kapılarını açınca azabına yaklaştırdı. Onun için MÜMİNE VERİLEN MUSİBET NİMETTİR. KÂFİRE VERİLEN NİMET İSE MUSİBETTİR.

          Yine başka ayetlerde  “Peygamber gönderdiğimiz her ülkenin halkını, ola ki, bize yalvarırlar diye, mutlaka sıkıntılara ve belalara uğrattık. Sonra kötü günleri iyi günlerle değiştirdik de sayıca çoğaldılar ve: «Atalarımız da hem sıkıntılı hem de sevinçli günler geçirmişlerdi» dediler. Bunun üzerine onları hiç ummadıkları bir sırada ansızın yakalayıverdik”.»(7/94–95)buyurmaktadır.

          Allah (c.c) kuranda hem imtihan sorularını hem de çözüm şekilleriyle beraber bu soruları dosdoğru çözen örnekleri de anlatır. Bakın İmtihan sorularına “Andolsun, biz sizi bir parça korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (2/154)

 ‘Andolsun, biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık’. (Araf/130) Said Nursi hazretlerinin dediği gibi dünya adama bir salkım üzüm yedirir yüz tane tokat atar. Elhamdülillah.

            Musibet insanların kalplerinde ki iman ve küfre göre de şekil alır. Bir depremde ölen insanlardan bir kısmı kâfir, bir kısmı Salih müminler, bir kısmı da günahkâr kimseler ise, bu deprem kâfir için azap, günahkar için keffaret, Salih bir mümin için de derecesinin yükselmesine sebep olur.

            Sahabe nesli başlarına musibet gelmeyince Rasulullaha gelip dertlenirlermiş. “Ya Rasulallah Allah bizi sevmiyor mu ki bize bela vermiyor. Diye. Onlar bir belanın ne günahları sildiğini ve hiçbir belanın cehennemin bir dakikasına denk olamayacağını biliyorlardı. Allah’a hamd olsun ki dünyayı bize zindan kılmış. Öyle olmasaydı. Dünyadan  ayrılmak istemezdik çakılıp kalırdık ve helak olurduk. Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı.(Şura/27)

 Hz. Ömer diyor ki: Başıma bir musibet geldiğinde onu beş noktada kendime nimet bilirim. Birincisi, o musibet dinime gelmemiştir. Burada bir parantez açarak bir başka âlimden güzel bir söz nakledeyim. Adamın biri perişan bir vaziyette gelerek, hırsızların her şeyini çaldığını söyler. Âlim adam ona, şükret der. Adam, bu bir nimet midir ki şükredeyim dediğinde; Âlim, ya şeytan kalbine girip imanını çalsaydı halin ne olurdu der. İşte Hz. Ömer’in sözü bu manadadır. Çünkü bize verilen en büyük nimet imandır. Elbette ki en büyük musibette, imana gelen musibettir. Peygamber (a.s) bir hadislerinde “kim şu üç şeyi elde etmişse imanının lezzetini kalbinde duyar. Allah’ı her şeyden çok sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve imandan sonra küfre dönmeyi ateşe düşmekle aynı derecede görmek.” (Riyazüs- Salihin) Onun için iman bizim için her şeydir. Ona gelmeyen zeval, neye gelirse gelsin katlanması kolaydır. İkincisi, Bu musibetten çok daha beterleri vardır. Allah(c.c) bana bundan büyüklerini vermemiştir. Bunu kendime nimet bilir şükrederim. Üçüncüsü, Allah bu musibeti vermiş, karşılığında bana sabır vererek, hiçbir zaman kaldıramayacağım yükü yüklemeyeceğini de vaat etmiştir.(Bakara/286) Bunu da nimet bilir şükrederim. Dördüncüsü, bilirim ki, başıma gelen her musibet, günahlarıma kefaret olarak, beni cehennem azabından uzaklaştıran bir can yeleğidir. Çünkü Rasulullah (a.s) “Müminin ayağına batan bir diken bile onun günahına kefarettir”. Buyuruyor. Hangi musibet cehennemden daha şiddetli olabilir? Beni cehennem ateşinden azad eden her musibeti kendime nimet bilir şükrederim. Beşincisi, Dünya ve içindekiler tatlıdır. Başıma hiçbir musibet gelmezse korkarım ki dünya lezzetleri bene alıp götüre ve ahiretten gaflet edeyim. İşte musibetler benden bu dünyanın lezzetini çekip aldığı için bunu kendime nimet bilir şükrederim.

                                  

 

Saat
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° 17° 12°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret97653
İLK GÜNAH VE İLK TÖVBE

NAMAZ VAKİTLERİ
ARAMA
Google
IP ADRESİNİZ

ip adresim