FİZİKİ ÜSTÜNLÜK

ŞEYTAN’IN DÖRDÜNCÜ OKU FİZİKİ ÜSTÜNLÜK

Secdeyi reddederek kibirlenen İblis, Allah’ın: “Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir?” sualine, bu kez de kibrine kılıf arayarak, kendi aklınca çözüm üretiyordu. Şeytan: “Ben, Ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi. (Araf Suresi 12. Ayet.)

İblis, hatasına her seferinde yeni bir hata daha ekliyor. Çünkü artık yaratanın kılavuzluğunu bırakmış aklını kendisine ilâh edinmiştir. Zaten şeytanın bundan sonraki bütün sözleri kendi mantığına göredir. Şeytanın aklı putlaştıran bu tavrı aynı zamanda asrımızın da en büyük putudur. Şimdi İblis’in üstünlük tasladığı cümleleri tahlil edelim. İblis güya, Âdem’in yaratıldığı maddeyi kabul etmiyor ve toprağın ateşten aşağı olduğunu, dolayısıyla topraktan yaratılan Âdem’in de kendinden aşağı olduğunu iddia ediyor. Bu insanın bedeni özelliklerini üstün görmesi, yani bugünkü tabirle ırkçılığın, kavmiyetçiliğin ta kendisidir. Bu manada yaratılmışlardan ilk ırkçılık yapan şeytandır. İblis’in ateşe üstünlük vermesi sadece kendi çıkarımıydı. Yoksa yaratanın ateşin üstün yaratıldığına dair hiçbir sözü yoktur. Şeytan bu sapışını da tarihin sahifelerine taşıyacak, kimini ATEŞE taptırarak, kimini de IRKINA taptırarak bu okunu da Âdemoğullarına karşı acımasızca kullanacaktır.

İblis, yaratıldığı hammaddeyi yüceltirken birkaç hatayı beraber yapıyor. Bunları şöylece sıralayabiliriz.

a) Yanlış bir yorum yaparak ateşle toprağı kıyaslıyor.

b) Akılcı davranarak benim aklım bana yeter diyor.

c) Hâşâ, sanki Allah toprağı ve ateşi bilmiyormuş gibi Allah’a akıl vermeye kalkışıyor.

d) Kavmiyetçi davranıyor.

e) Ateşi yüceltiyor.

Bunların her biri şeytanın insanı vurduğu birer oktur. Ateşle toprağı kıyaslarken yanlış kıyas hastalığını insanlığa taşıyarak, insana, zengin-fakir, sağlam-sakat, beyaz-siyah, güçlü-güçsüz, güzel-çirkin… gibi şeyleri kıyaslatarak birincileri üstün, ikincileri ise aşağı göstererek saptırıyor ve insana karşı tam on ikiden bu okunu vuruyordu. Görüldüğü gibi bugün insanlığın arasındaki bu sınıfsal farklılık, dünyayı kasıp kavurmaktadır.

Şeytan ikinci maddede akılcı davranarak, sanki bu asrın en büyük putuna işaret ediyor. Bu put bilim putudur. İblis bu okunu insanın beyninden vuruyordu. İnsan aklına güvenme noktasında öyle bir noktaya geliyordu ki, hâşâ Allah’ı dahi laboratuarda inceledikten sonra kabul edeceğini söyleyecek kadar küstahlaşıyordu. Vahyin karşısına dikilirken: “şimdi akıl var, bilim var” diyordu.

Şeytan üçüncü maddede, hâşâ Allah’a bilmediği bir şeyi öğretmeye kalkışarak, Allah’ın ilmi karşısında Âdemoğlunun cehaletini örtüyor, ilim konusunda insanı Allah’a hâşâ rakip ilan ettiriyordu. Ve insan bu cesaretinde o kadar ileri gidiyordu ki, “dünya işlerini biz daha iyi biliriz; Allah büyüktür bizim gibi küçüklerin işlerine karışmaz; bu asırda faizsiz ekonomi olur mu? Kur’an’dan şu kadar ayetin çıkarılması lazım…” gibi yüzlerce meselede aynen şeytan fikriyle, Allah’a akıl vermeye kalkışıyor. Yani şeytan bu okunu da, Âdemoğlunun yüreğine vuruyor.

Dördüncü maddede ise; devletlerin parçalanmasına sebep olan en büyük oklarından biri olan kavmiyetçiliği kullanıyor. Şeytanın bu okunun da nasıl hedefine ulaştığını iki misalle izah edelim.

Birisi; daha Rasulullah döneminde ortaya çıkan yalancı peygamber diye meşhur olan Müseyleme’nin kavmi Beni Hanife’dir. Bu kavim Rasulullah’tan sonra, dinden çıkıp yalancı Müseyleme’ye uyar. Müslümanlara karşı tam kırk bin kişilik bir ordu hazırlarlar. Tarih kitaplarımız bu olayı anlatırken bu kırk bin kişiden, yaklaşık otuz bininin şöyle dediğini kaydederler: “Biz biliyoruz ki Muhammed hak, Müseyleme ise yalancıdır. Fakat (kendi kavimlerini kastederek) Beni Hanife’nin yalancısı bize Kureyş’in peygamberinden daha evladır.”

İblis bu okunu ikinci kez, Osmanlı imparatorluğu üzerinde kullanarak yaklaşık elli çeşit ırkın adaletle ve özgürce yaşadığı bu toprakları, Fransız ihtilaliyle başlayan kavmiyetçilik akımlarıyla, dünyaya hükmeden bir imparatorluğu paramparça edecekti.

Merhum şairimiz Akif, bu hali anlatırken; “kıyamet” diye nitelendiriyor. Gerçekten öyle olmuş ve bir imparatorluğun kıyameti kopmuştu. Şeytanın bu okunu şu anda nasıl kullandığını ise hepimiz çok iyi biliyoruz.

Ateşe gelince, asırlarca insanlar, güneşe, aya, yıldızlara ve ateşe tapmakla İblis’in bu zannını doğru çıkarıyorlardı.

 

ŞEYTANIN DÖRDÜNCÜ OKUNDAN KORUNMA YOLLARI

 

Şeytanın her okuna karşı Cenab-ı Hak mutlaka bir kalkan vermiştir. Yukarıda beş madde halinde incelediğimiz her oktan korunma yolları da farklıdır.

a) Yanlış kıyas hastalığının tedavisi, iki şeyi bir birine kıyaslarken, yaratanın bu şeylere çizdiği konumu iyi tespit etmek lazım. Allah, insan ve cin hariç, diğer yaratıkları arasında kıyas yapmaz. Mesela; şöyle şöyle yapan inek, köpek gibidir yahut da şu işleri yapan tavşan, eşek gibidir demez. Çünkü yarattığı mahlûkatın tamamı iradesizdir. Bunlar birbirine kıyas edilemez. Şurası muhakkak ki Allah yaratırken ne arıya, ne ineğe, ne ata, ne de diğer varlıklara sizi nasıl yaratayım diye bir soru sormamıştır. Dolayısıyla ateş ve toprağa da sormadığı için, bunların birbirine kıyası yanlıştır. İnsanın, diğer varlıklara benzeyen bütün yönleri de birbirine kıyas edilemez. Mesela, siyah ırk beyaz ırka; Kürt Türk’e kıyas edilemez. Çünkü bunların da hiç birine yaratırken: “Seni hangi ırktan yaratayım?” diye bir soru sormamıştır. Ancak, insanla diğer mahlûkat arasında kıyas yapmıştır. “Kitabı bilip de onunla amel etmeyenler merkepler gibidirler” (Cuma Suresi 5. Ayet) ayetinde olduğu gibi. Kısaca Allah’ın kıyas yapmadığı meselede kulun kıyas yapma hakkı yoktur.

b) Akılcı davranmanın tedavisi ise, kendi aklının ölçüsünü bilmektir. İnsan, Allah’ın kâinata koyduğu kanunlarda asla akılcı davranmamış ve itiraz etmemiştir. Çünkü kâinattaki nizam karşısında insan hayretler içerisindedir. Aklına güvenerek: “şu yıldız şurada olsaydı daha iyi olurdu” dese, bunu söyleyen filozof da olsa, herkesin kendisine güleceğini bilir.

Hani adamın biri içki içip sarhoş olur ve aynanın karşısına geçerek kendisine biraz baktıktan sonra: “Yahu hiç bu kulak burada olurmu?”der. Tutup kulağını keser ve başlar vücudunda kulağına yer aramaya, epey dolaştırır, en sonunda kestiği yere gelerek kulağını oraya tutar: “İşte bu kulak burada olur” der.

Diğer taraftan, insan kendisi gibi bir insanın ürettiği bir cihazı kullanırken aklına güvenmeyerek ya kullanma kılavuzuna ya da o cihazı üretene danışma ihtiyacı duyar. Peki, nasıl olur da insan; kâinat hakkında, dünya hakkında, ahiret hakkında, kendine verilen muhteşem organlar hakkında aklına güvenerek Allah’ın koyduğu kuralları reddeder. Şurası kesinlikle bilinmeli ki Allah yarattığı her şeye bir sınır bırakmıştır. Akıl da sınırlıdır. Bir torba unu kaldıracak gücü olan insan, iki torbayı yüklenemez ve fiilen Allah’ın bu kanununu kabul eder. Ama ne hazin ki aklının yetmediği yerde, aynı hassasiyeti gösterip de: “Bundan ötesini Rabbim bilir” diyememiştir. Öyleyse aklının gücünü bilen insan, şeytanın bu okuna karşı, haddini bilip Allah’a sığınarak korunacaktır.

c) İnsan, aklına güven noktasında o kadar ileriye gitmiş ki, şeytanın yaptığı gibi bir de Allah’a akıl vermeye kalkışmıştır. Bu da insanın kendi ilmi konusundaki cehaletinden kaynaklanır. Bu meseleyi daha önce açıklamaya çalışmıştık. Şimdi de bir misalle izaha çalışalım.

Âlimin birisi sürekli talebelerine karşı ilmiyle öğünür ve benden daha bilgili kimse yoktur der. Talebelerinden zeki biri, hocasına şu suali sorar: Hocam, Allah’ın ilmini bize gösterebilir misin? Hocası: Eğer şu yazı tahtasını sınırsız ilim olarak kabul edersek Allah’ın ilmi bunun hepsidir. Talebe: Allah’ın ilmi yanında bütün insanlara verilen ilmi gösterebilir misiniz? Hoca, o tahtanın üzerine bir nokta koyarak: Allah’ın ilminin yanında bütün insanların ilmi bu nokta kadardır, der. Bu kez talebe: Hocam bütün insanların ilminin içinde sizin ilminizi gösterebilir misiniz? Deyince, hocası ne yapacağını bilemez. Bildiği bir tek şey kalmıştır, o da haddini, bir de ilminin küçüklüğünü bilmek. İşte insan Allah karşısındaki küçüklüğünü bilirse, şeytanın bu okunu tekrar şeytana postalar ve "Ben, haddimi biliyorum" der               

Beş madde halinde incelediğimiz şeytanın dördüncü okundan dördüncüsü, ateşe üstünlük vermekti. Bundan korunma yolu ise, ateşe emir veren ile toprağa emir verenin Allah olduğunu binlerce delilde görmektir. Ateşe yakma ve yok etme özelliğini veren ile toprağa hayat verme özelliğini veren Allah’tır. Eğer illa da ateş ile toprak arasında bir kıyaslama yapılacaksa, ateşin yok ediciliği, toprağın ise içine pislik atıldığın da bile güzel nimetler çıkarması hasebiyle, toprağın daha üstün olması gerekirdi. Ama, Allah (c.c) bize böyle bir kıyas yapma hakkı tanımayarak bunların hepsini insan için yarattığını buyuruyor.

Ateşin de toprağın da bir emir kulu olduğunu yine Kur’an'dan öğreniyoruz. Hz. İbrahim (a.s) gökte ateşin en büyük simgelerine baktığında, onları batıran gücü tanıyor ve ben batanları sevmem diyordu. ( Enam Suresi 76–78. Ayetler) Allah’ın hikmetine bakın ki aynı peygamber ateşle sınanacak, bu kez de ateşin sahibi, büyük bir ateşe İbrahim için serin ol diyecek ve ateş o Nebiyi yakmayacaktı. (Enbiya Suresi 69. Ayet) Dolayısıyla şeytanın asırlarca insanı ateşin üstünlüğüyle kandırıp ateşe taptırmasının hiçbir mantıklı yanı yoktur. 

Beşinci ve en önemli madde ise; kavmiyetçilik hastalığıydı. Bu şeytanın vurduğu en korkunç oklarındandır. Bu oktan korunma yollarının birinci sırrı, kâinata bir göz atmaktır. Gerek gökyüzüne, gerek yeryüzündeki bitkilere, hayvanlara ve diğer varlıklara bakmamız aklen kavmiyetçiliğin imkânsız olduğunu ispat eder. Nasıl mı? Bahçenizdeki bitkilerden başlayalım isterseniz. Aynı bahçede, aynı toprak ve sudan beslenen, tatlı, ekşi, tuzlu ve renkleri şekilleri bir birinden farklı onlarca bitki vardır. Hiç bu bitkilerin birbirine üstünlük taslayıp kavga ettiğine şahit oldunuz mu? Elbette ki cevap hayır olacaktır. Her bitki kendi yaratılışından memnundur. Ve her bitkinin faydasına göre çok önemli üstünlüğü vardır. Onlar yaratılış fıtratı gereği, hiç biri diğerine ben senden daha üstünüm demiyor. Benim rengim seninkinden, benim tadım senin tadından üstündür demiyor. Yine bahçenizdeki çeşit çeşit nimetlerin hepsi aynı renk ve aynı desende olsaydı ne zevk alabilirdiniz? Ya aynı toprak ve aynı sudan beslenen insanlar niçin sınıfsal farklılığa giderek şu dünya bahçelerini bir birine zindan ederler? Dahası insan biraz düşünürse, eğer bütün insanlar aynı olsaydı, dünya bir kâbus olurdu. Düşünsenize dünyada hiç kimse çöp toplamasa, af edersiniz temizlik yapmasaydı, dünya ne hale gelirdi. Yani herkesin yaptığı işin insan için ehemmiyetine bakarsanız üstünlük denen bir şey ortadan kaybolur. Bir misal daha verelim isterseniz. Eğer kunduracılar ayakkabı yapmasa, terziler elbise dikmeseydi, padişahlar çıplak ve yalınayak kalırdı.

Yine Göklerdeki nizam muhteşemdir. Hiçbir yıldız diğerine ne ışığından dolayı ne de büyüklük ve küçüklük konusunda aşağı gözle bakmaz. Hepsi bir uyum ve itaat içerisinde bize hizmet eder. Eğer her insan, kendi konumunda görevini bilir, kendisine çizilen çerçevede itaat ederek vazifesini yaparsa, milyarlarca insan bir arada huzur içinde yaşar. Eğer isterseniz arılara, karıncalara bir göz atın. Binlercesi muhteşem bir görev taksimatıyla öyle yaşarlar ki, insan bunların karşısında hayretler içerisinde kalır. Ya kendisine akıl verilen insan, şu yer, gök, bitkiler ve hayvanlar kadar birbirleriyle anlaşarak geçinemezse şu insanoğluna yazık değil mi?

Irkçılığın renk boyutu, dil boyutu, coğrafya boyutu ve meslek boyutu olmak üzere birçok çeşidi vardır. Bu taksimatı şuna binaen yapıyorum. Kavmiyetçilikte ki hedef insanın kendisini bir başkasından üstün görmesidir. Dolayısıyla, insanı diğerine üstünlük taslatan her şey bir bakımdan bu sınıfta değerlendirilir.

Yani, coğrafi ırkçılık yaşadığı toprakla övünmek; mesleki ırkçılık, kişinin işiyle övünmesi; dil ve renk ile ırkçılık da, insanın yaratılışıyla övünmesidir. Bunlardan sadece birine misal verelim.

Bir gün Ebu Leheb, Peygamberimize diyor ki: “Ben iman edersem bana ne var?” Peygamberimizde: “Bilal’e ne varsa sana da o var.” diyor. Bu cümle üzerine Ebu Lehep: “Beni başkalarıyla bir tutan din kahrolsun.” diyor. İşte bu, bir mesleki ırkçılıktır. Zira Ebu Lehep efendi, Bilal (r.a.) ise köledir. Hâşâ Ebu Leheb’e göre, Allah bile bunları eşit tutmamalıydı. “Allah katında en üstün olanınız. Allah’tan en çok korkanınızdır.” (Hucurat Suresi 13. Ayet)                  

Akli yönden kavmiyetçiliğin hastalığından kurtulmanın yollarını anlatmaya çalıştık. Şimdi de, Kur’an ve sünnet ışığında, nakli açıdan korunma yollarını anlatmaya çalışalım.

İslâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur’an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Âdem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye sebep olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına ve yaşama biçimlerine bağlıdır. Bu durum, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır. (Hucurat, 13)

İslâm toplumu, İslâm'ı bir din ve bir hayat düzeni olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında, başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çerçevesinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler. (Hucurat, 10) Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. Çünkü, iman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılmamıştır. (Hud, 46) Aynı inancı paylaşan mü’minler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler. (Tövbe, 23) Hiçbir mü’min, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez. (Mücadele 22)

Hz. Peygamber (s.a.v)'de cahili bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında: Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.v) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: “Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun.

Ey insanlar!

Tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkâr ve isyankâr olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Âdem’in çocuklarıdır; Allah Âdem’i de topraktan yaratmıştır.”

Irk üstünlüğü düşüncesinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.” (Tirmizi Tefsir Sure, 49)

Hz. Peygamber (s.a.v) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde: “Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır.” buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: “Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O, sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)

Bütün bu uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin Müslümanlık iddiasın da bulunmasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v): “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir” (Müslim, İmare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin islam toplumundan soyutlandığını bildirmiştir.

Böylece İslam, Habeşli Bilal’i, İran’lı Selman’ı, Kureyş’li Habbaı benzeri görülmemiş bir şekilde kardeş yapmış ve tarihe evrensel bir toplumun muhteşem bir örneğini bırakmıştır.

Allah (c.c) bir Ayet-i Kerimesinde: “Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır” buyuruyor. (Rum Suresi 22. Ayet)

Bu ayet-i celile dilleri ve renkleri Allah’ın bir ayeti olarak takdim ediyor. İnsanlarımız Şeytanın bu okunu öyle derinden yemiş ki, bir ırkı ya da bir dili kötülerken Allah’ın bir ayetine karşı geldiğinin farkında değildir. Şayet bir insan dilinden ya da renginden utanıyorsa, Allah’ın kendisi üzerindeki bir ayetinden hoşlanmıyor ve Allah’tan razı değildir. Bu ikisi de, insanın kendi imanına karşı işlediği büyük bir cürümdür. Diğer taraftan, karşıdaki herhangi bir insanın, diliyle ya da rengiyle alay eden biri, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın bir ayetiyle alay ediyor demektir ki Allah korusun, bir ayetle alay etmenin hükmü küfürdür.

Cenab-ı Hak: “Eğer kendilerine sorarsan, “Biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk” derler. De ki: “Allah ile ayetleri ile ve peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?” Boşuna özür dilemeyin, iman ettik dedikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını affetsek bile bir kısmını suçlarında ısrar ettikleri için azabımıza uğratacağız.” (Tövbe Suresi 65–66. Ayetler)

EĞER ŞEYTANIN BU OKUNDAN KORUNMAYA NİYETİMİZ VARSA, BU KADAR KALKAN BİZE YETER.


Yorumlar - Yorum Yaz


Saat
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° 17° 12°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret97653
İLK GÜNAH VE İLK TÖVBE

NAMAZ VAKİTLERİ
ARAMA
Google
IP ADRESİNİZ

ip adresim